YORGUNLUK...

Dün inanılmaz bir yorgunluk çöktü üstüme, başımı yastıktan kaldıramadım. Bloguma da yazamadım o yüzden. Aynı ağırlık bugün de sürüyor. O nedenle iki haftadır HAYAT DAMARI köşemde, Cumartesileri SAMSUN HABER GAZETESİ'nde yayınlamaya başladığım yazıları buraya koyayım dedim. Yarın kaldığımız yerden inşallah...

HAYAT DAMARI
Başlarken…
Ne demiş yüce önder Atatürk: “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”
Bu günden itibaren sizlere buradan seslenip, sanatın muhtelif dalları üzerine, ama temelde bir sinema yazarı olduğumdan, daha çok sinema üzerine beraberce kafa yormaya çalışacağım sizleri. Kimi zaman gündemdeki bir filmi ya da oyunu, belki de bir edebiyat eserini ele alacak, kimi zaman aslında bir sanat şehri olan Samsun’umuzun yitirmekte olduğumuz değerlerine ağıtlar düzecek, kimi zaman bu kentin geleceğinde sanatın nasıl yer tutacağını tartışacağız.
Kendimi tanıtayım önce. Bir inşaat mühendisiyim. Ama bunun yanında bir sinema aşığıyım. Bu aşkı yaklaşık yirmi yıldır kağıda döküyor, çeşitli dergilerde film eleştirileri, sinema tarihi yazıları, biyografiler karalıyorum.
Siz okurlarla yıllara yayılacak bir dostluğun eşiğinde olduğumu hissediyorum. Hiçbir başarı bireysel çabayla elde edilemez; kollektif bir çalışma gerektirir. Samsun’un önünü açacak olan, gerçek bir sinerjidir. Bu şehir buna layık ve açıktır. Gerek her türlü ulaşım kolaylığıyla, gerek kozmopolitliğiyle ve esasen bir öğrenci kenti olmasıyla inanılmaz bir potansiyel taşır içerisinde. Sinemaları, tiyatroları kapanan değil, aksine yenileri açılan bir festival kenti olmalıdır Samsun. Bunu hak etmektedir. Bahsettiğim kozmopolit yapı, çok kültürlülük, bunun anahtarıdır, zenginliktir.
Değil mi ki bunca göçüp de Gümüşhane’den, Trabzon’dan, Ordu’dan, Rize’den, burada mola vermişsek ve bu mola da bitmek bilmiyorsa, işte biz artık Samsunn’luyuzdur. Samsun tüm bu çok kültürlülüğün yanısıra, kendine has enfes bir kültüre de sahiptir ayrıca.

Kopmaya yüz tutmuş hayat damarımızı hep birlikte onaralım diyorum kısaca. Dilerim her hafta keyifle okursunuz. Vira Bismillah!...

HAYAT DAMARI
Bir Başka Sinema…

İnternetteki blog sayfamda geçenlerde paylaştığım bir filmi burada da anmak istedim.
Yazarları arasından olduğum SEKANS Sinema Kültürü Dergisi'nin (www.sekans.org) aylık olağan toplantısı için Ankara'daydım.
Bu arada Ankara'ya gitmişken film izlemeyi de ihmal etmedim. BÜYÜLÜ FENER'de Ceyda TORUN'un yönettiği ve Amerika'da da gösterime girmiş ilginç bir İstanbul belgeseli olan KEDİ'yi seyrettim. Filmin Samsun’da da gösterilmekte olduğunu öğrendiğimde pişman oldum önce. Ama şu kıt sinema sezonunda, etrafı süper kahramanların, seviyesi sıfıra inmiş komedilerin sardığı dönemde seçeneklerim de fazla değildi doğrusu.
KEDİ, çok başarılı bir belgesel. Bizde bu tür zaman zaman oldukça başarılı örnekler veriyor. Çünkü türün iyi kötü yerleşmiş bir geleneği var. Sinemamızın başlangıcını bile bir belgeselle anmıyor muyuz? (Ayastefanos Rus Abidesi’nin Yıkılışı, Fuat UZKINAY, 1914) Ama yine de bu denli dört başı mamur, derdini çok iyi anlatmayı başaran bir belgesel epeydir izlememiştim.
Film, İstanbul'un farklı semtlerinde yaşayan, birbirinden farklı karakterde kediler üzerinden onların yaşadıkları mekanları, onlarla iletişime geçen, onlarla hayat süren insanları, bizim onlara, ama daha çok onların bize kattıklarını anlatırken, kentin dikkat çeken, çekmeyen, kıyıda köşede kalmış, her an ayak basılan, güzel, izbe mekanlarında gezdiriyor bizleri. Filmden çıktığınızda fikren de ruhen de tatmin olmuş halde çıkıyorsunuz aydınlığa.
Kedilerinizin belki daha önce dikkatinizi çekmiş, çekmemiş pek çok özelliklerini keşfediyorsunuz ve hayvanlara ne denli uzak karakterde olursanız olun, filmden çıkışta insanın hemen bir kedi yavrusu edinesi geliyor. Dökeceği tüylere, kıracağı vazoya, bardağa, sürahiye, etrafa yayacağı pisliğe şimdiden aldırış etmemeye başladığınızı fark ediyorsunuz.
Birbirinin neredeyse aynı yapımları izleyip duruyoruz. Bahsettiğim bir Yeşilçam nostaljisi değil. O ayrı bir tutku. Yeşilçam’ı Yeşilçam yapan unsurdur, bir filmi bin defa seyrettirir size. Deği mi ki Hababam Sınıfı’nıne zaman, hangi sahnede güleceğimizi bile bile usanmaksızın her karşımıza çıkışında seyre dalarız? Ama burada bahsettiğim başka bir anlayış. Sürekli olarak karşımızda döndürüp durdukları filmlerde o büyü yok artık.
İşte bu yüzden bu türde yapımlara bir şans tanımalıyız. O bir buçuk saatte bize tekrar tekrar insan olduğumuzu anımsatan yapımlara…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar