Yılmaz…
Biz küçükken, 70ler boyunca Türkiye’deydi elbette. Ama kendimizi fark etmeye başladığımız yaşlarda o artık mahpushanelerin gediklisiydi. Hakkında konuşulmuyordu, gazetelerde adı geçmiyordu, sokaklarda fotoğrafları satılmıyordu, kitaplarını bulamazdınız. Amcalara bu adamı sorduğumda çok derinine inmiyorlardı, “Öyle de bir adam vardı.”, diyorlardı sadece.
Alamancılar döndüler yurda ardından. Video diye bir şey gelmişti. Ortaokul son sınıfta olmalıyım, 85 ya da 86 yılı. O insanlar yanlarında Minareci Videola vb etiketli video kasetler getirdiler kocaman kocaman. Kemal Sunal, Cüneyt Arkın filmleriydi çoğu.
İlk Yılmaz Güney’imi onlar sayesinde izlemiştim. Bir komşumuzun evinde. Kasetin etiketini okuyunca gözlerim faltaşı gibi açılmıştı.Yıllar boyu babamdan dinlediğim Baba filmi, nihayet karşımdaydı! Yılmaz Güney diye bir adamın var olup olmadığının ispatı olacaktı bana o film.
Komşumuz koydu filmi cihaza ve Yılmaz Güney’in yüzünü yarısının kapladığı bir ekran üzerine yazılar akmaya başladı. Çok tuhaf gelmişti bana ilk başta. Bildiğimiz yakışıklı oyunculardan değildi. Ama naif konusuna ve kaba çizilmiş karakterlerine rağmen, ilk anda içime işleyivermişti Baba. Bana anlatılan o sahneler karşımdaydı işte: Belgesel tadında takip ettiğiniz yaşantısı içinde bir kalantorun hizmetinde çalışan, ailesini fakirlikten çıkarmanın tek yolu olarak Almanya’ya işçi olarak gitmeyi gören Cemal’i yer sofrasında önce oğluyla ve kızıyla mandolin ve bebek için, çok geçmeden de yanında çalıştığı Refik Kemal Bey’in köşkünde onun oğlunun yerine hapse girmek için yaptığı iki pazarlık, Alman doktorun diş kontrolü sahnesi ve Cemal’in eksik dişi nedeniyle gönderilecekler listesine girememesi, ardından gelen meyhane sekansı ve Cemal’in meyhanedeki arkadaşlarına bıçak çekip onları sıraya dizmesi, Cemal’in evlatlarının babalarını Almanya’da sanıp, Refik Kemal’in (muhteşem Yıldırım Önal!) gönderdiği güzel kıyafetler içinde, yine ondan gelen oyuncaklarla her şeyden habersiz, kısa bir süre için çocukluklarını yaşamaları, Cemal’in hapishane çıkışı kızını bir genelevde bulduğu sahne ve elbette sondaki, Kuzey Vargın’ı vurup intikam aldığı, Çirkin Kral dönemi seyircisini muhtemelen galeyana getirip koltuk kırdırtan sahne… Karşımdaydılar.

Yılmaz Güney filmlerine ulaşmak bende bir tutku halini aldı sonra ve evde videomuz olmadığı halde, Alamancılara yalvara yakıla, onlarla takaslar yapma yoluna giderek, bu filmleri toplamaya başladım. Vcd, DVD ve nihayet divxler sayesinde (ve tabi ki Almancıların, korsancıların, Topkapı gümrüğünün, video dükkanlarının tezgah altlarının, renkli televizyon ile hayatımıza giriveren özel kanalların gösterimlerinin ve dostlarımın sayesinde) bu filmlerin yaklaşık doksan kadarını topladım ya da en azından gördüm.
(BİR MÜHENDİSİN SİNEMA EĞİTİMİ -Gece Yayınları- isimli kitabımdan, kısaltarak)

Baba'daki Yılmaz Güney...





O zamanların Kadir'i, o zamanların Cüneyt'i

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar